Bloomberg’in kulis bilgisi olarak servis ettiği iddia, yüzeyde bir savunma anlaşması gibi görünse de satır aralarına dikkatle bakıldığında çok daha büyük bir dönüşümün işaretlerini veriyor. Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve nükleer güç Pakistan ile aynı savunma şemsiyesi altında buluşma ihtimali, klasik ittifak anlayışının ötesinde, yeni dünya düzeninin zorunlu bir sonucu olarak okunmalı.
Zira artık hiçbir ülke, tek bir merkezin sağladığı güvenlik garantilerinin sonsuza kadar geçerli olacağından emin değil.
Güvenin Erozyonu ve Alternatif Arayışı
Soğuk Savaş sonrası kurulan güvenlik mimarisi, özellikle son on yılda ciddi aşınmalar yaşadı. ABD’nin Afganistan’dan apar topar çekilmesi, Ukrayna savaşında sergilenen “kontrollü destek” politikası ve Ortadoğu’da İsrail merkezli yaklaşımı, müttefik ülkelerde ortak bir soruyu doğurdu:
“Kriz anında gerçekten yalnız bırakılır mıyız?”
Türkiye açısından bu soru hiç de teorik değil. Suriye sahasında yaşananlar, Doğu Akdeniz gerilimi ve savunma sanayiine uygulanan yaptırımlar, Ankara’nın güvenlik reflekslerini köklü biçimde değiştirdi. İşte bu noktada, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi farklı coğrafyalarda ama benzer kaygılar taşıyan iki ülke ile aynı denklemde buluşmak, stratejik bir tercih hâline geliyor.
Riyad’ın Değişen Rolü
Suudi Arabistan artık sadece petrol zengini bir Körfez ülkesi değil. Veliaht Prens Muhammed bin Selman yönetiminde Riyad:
Savunma sanayiini yerlileştirmeye,
Bölgesel krizlerde daha bağımsız davranmaya,
ABD’ye olan askeri bağımlılığı azaltmaya,
çalışıyor. Türkiye gibi sahada tecrübeli bir orduya ve gelişmiş savunma teknolojilerine sahip bir ülkenin ittifaka katılması, Riyad açısından askeri akıl ve operasyonel kapasite satın almak anlamına geliyor.
Pakistan Faktörü: Görünmeyen Caydırıcı
Bu üçlü denklemin en kritik ama en az konuşulan unsuru Pakistan. Nükleer silahlar doğrudan masaya konulmuyor olabilir; ancak Pakistan’ın bu kapasiteye sahip olması bile, ittifakın tamamına örtük bir caydırıcılık sağlıyor.
Hindistan ile kronik gerilim yaşayan, Çin ve ABD arasında hassas bir denge kurmaya çalışan Pakistan için Türkiye ve Suudi Arabistan, hem diplomatik hem de ekonomik bir derinlik sunuyor. Bu nedenle İslamabad’ın bu yapıyı sadece askeri değil, stratejik bir sigorta olarak gördüğü yorumları yapılıyor.
NATO Gölgesinde Yeni Bir Denklem
Türkiye’nin NATO üyeliği, bu ittifakın önündeki en büyük soru işareti gibi gösterilse de, gerçekte mesele daha karmaşık. Ankara, NATO’dan kopmuyor; aksine NATO’nun dışında kalan alanlarda kendine hareket serbestisi yaratmaya çalışıyor.
Bu yaklaşım, “ya o ya bu” değil, “hem o hem bu” stratejisinin bir ürünü. Çok kutuplu dünyada ayakta kalmak isteyen orta ve büyük ölçekli güçler için bu, artık bir tercih değil, zorunluluk.
Bölgesel Etkiler ve Olası Tepkiler
Böyle bir savunma yapısının resmileşmesi:
İran’ı daha temkinli bir çizgiye itebilir,
İsrail’in güvenlik hesaplarını karmaşıklaştırabilir,
Hindistan–Pakistan gerilimini yeni bir boyuta taşıyabilir,
ABD’nin perde arkasında dengeleyici hamleler yapmasına yol açabilir.
Bu yüzden resmî açıklamaların gecikmesi şaşırtıcı değil. Diplomasi, çoğu zaman sessizlikle ilerler.
Sonuç: Türkiye Nereye Konumlanıyor?
Bu iddia doğruysa, Türkiye kendini Batı ile Doğu arasında sıkışmış bir ülke olarak değil; farklı güç merkezleri arasında denge kurabilen otonom bir aktör olarak konumlandırmak istiyor.
Savunma ittifakları artık sadece askerî değil, aynı zamanda siyasi mesajlar içeriyor. Bu mesajın muhatapları ise hem Washington hem Moskova hem de bölgedeki rakip aktörler.
Özetle: Bu üçlü savunma hattı, kurulsa da kurulmasa da, Türkiye’nin artık eski kalıplarla hareket etmediğinin güçlü bir göstergesi.

