İran ile ABD arasındaki diplomatik gerilim, son açıklamalarla birlikte yeniden tırmanışa geçti. İran basınında yer alan bilgilere göre Tahran yönetimi, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yapılması planlanan yeni müzakere turuna resmi heyet göndermeme kararı aldı. Bu karar, iki ülke arasındaki zaten kırılgan olan görüşme sürecini daha da belirsiz hale getirdi.
ABD Başkanı Donald Trump, son yaptığı açıklamalarda İran ile bir “barış ve anlaşma sürecinin mümkün olduğunu” savunarak, diplomatik kapıların tamamen kapanmadığını ifade etti. Ancak İran tarafı, özellikle deniz yollarına yönelik kısıtlamalar ve ekonomik baskılar devam ettiği sürece masaya oturmayacağını net şekilde duyurdu.
İranlı yetkililere göre, müzakere sürecinin önündeki en büyük engel, bölgede devam eden deniz ablukası ve özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki askeri ve ekonomik gerilimler. Tahran yönetimi, bu durumun devam etmesini “egemenlik ihlali” olarak değerlendiriyor ve bu şartlar altında hiçbir diplomatik adım atılmayacağını belirtiyor.
ABD cephesinde ise görüşmelerin sürdürülmesi yönünde baskı artıyor. Amerikan heyetinin İslamabad’a hareket ettiği ve yeni tur görüşmeler için hazırlık yaptığı belirtilirken, Washington yönetimi İran’a sunulan teklifin “adil ve makul” olduğunu savunuyor. ABD tarafı, anlaşmanın kabul edilmemesi durumunda ise daha sert ekonomik ve stratejik adımlar atılabileceğini dile getiriyor.
Buna karşılık İran Devrim Muhafızları, ABD’nin bölgedeki askeri varlığına karşı sert açıklamalar yaparak, özellikle Hürmüz Boğazı’nda herhangi bir müdahalenin ciddi sonuçlar doğuracağını ifade etti. İran tarafı, boğazın stratejik önemine dikkat çekerek, olası bir çatışmanın küresel enerji piyasalarını da etkileyebileceği uyarısında bulundu.
Geçtiğimiz haftalarda yapılan ilk tur görüşmelerden de somut bir sonuç çıkmamış, taraflar birbirini “aşırı talepler” ve “güvensizlik” ile suçlamıştı. Bu durum, yeni müzakere sürecine dair umutları daha da zayıflatmış durumda.
Uzmanlara göre, İran ile ABD arasındaki bu yeni diplomatik çıkmaz, sadece iki ülkeyi değil, Orta Doğu’daki genel güvenlik dengesini ve küresel enerji akışını da doğrudan etkileyebilecek potansiyele sahip.
