1526 yılından bir Rodosluyu alıp 2026’ya getirebilseydik ne olurdu?
Top Seslerinden Selfie Çubuklarına!
İlk akla gelen cevap teknoloji olurdu. Otomobiller, uçaklar, bilgisayarlar, cep telefonları… Ancak mesele yalnızca teknolojik ilerleme değil. Asıl fark, insanların yaşadığı zihinsel dünyanın bütünüyle değişmiş olmasıdır.
Beş yüz yıl önce yaşayan bir Rodoslu, bugünün dünyasına geldiğinde kendisini sadece başka bir zamanda değil, adeta başka bir medeniyette bulurdu.
İlk şaşkınlığı muhtemelen topların susmuş olması olurdu.
16.yüzyılda Akdeniz, sürekli bir mücadele alanıydı. Korsanlar denizlerde dolaşıyor, Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa güçleri arasındaki rekabet bölgenin kaderini belirliyordu. Şehirler, öncelikle savunulmak için inşa ediliyordu.
Bugün ise Rodos’un surlarının dibinde insanlar kahvelerini yudumluyor, çocuklar bisiklete biniyor, turistler fotoğraf çekiyor.
1526’dan gelen bir Rodoslu muhtemelen şu soruyu sorardı:
“Bu kadar güçlü surlarla çevrili bir şehir neden askerlerle dolu değil?”
Çünkü onun dünyasında şehirlerin amacı huzur içinde yaşamak değil, hayatta kalabilmekti.
İkinci büyük şaşkınlığı gece yaşardı.
O dönemde gece gerçekten karanlıktı. Ay ışığının olmadığı zamanlarda insan elini yüzünün önünde bile zor görebiliyordu. Bugünün Rodos’unda ise sokak lambaları, oteller, araç farları ve ekranların ışığı geceyi gündüze çeviriyor.
Belki de ilk gece uyuyamaz ve şöyle düşünürdü:
“Bu şehir hiç uyumuyor.”
Toplumun yapısı da ona son derece yabancı gelirdi.
Beş yüz yıl önce insanların kim olduğu kıyafetlerinden anlaşılırdı. Meslekleri, servetleri, sosyal konumları hatta dini aidiyetleri çoğu zaman dış görünüşlerinden okunabiliyordu.
Bugün ise bir profesör motosiklet kullanabiliyor, bir iş insanı şortla dolaşabiliyor, farklı gelir ve statü gruplarından insanlar aynı masada oturabiliyor.
Bu durum onun için anlaşılması güç bir eşitlik hissi yaratırdı.
Kadınların toplumdaki konumu ise muhtemelen en büyük kültürel şoklardan biri olurdu.
1526’dan gelen biri, işletme yöneten, doktorluk yapan, belediye başkanlığına seçilen, araç kullanan ve tek başına seyahat eden kadınları gördüğünde bunun nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalışırdı.
Belki günlerce gözlem yapar, toplumun nasıl işlediğini çözmeye çalışırdı.
Deniz hâlâ aynı deniz olurdu ama anlamı değişmiş olurdu.
Onun için deniz; ticaret, savaş, korsanlık ve tehlike demekti.
Bugün insanlar denize eğlenmek için giriyor. Jet ski kullananları gördüğünde bunun nasıl hareket ettiğini anlamakta zorlanabilir, paraşütle denizin üzerinde süzülen insanları gördüğünde ise gözlerine inanamayabilirdi.
Modern bir hastane ise ona mucize gibi görünürdü.
1526’da çocuk ölümleri yaygındı. Basit enfeksiyonlar ölümcül sonuçlar doğurabiliyor, sıradan cerrahi müdahaleler bile büyük risk taşıyordu.
Bugün ise röntgen cihazları, MR görüntüleme sistemleri, antibiyotikler ve kalp ameliyatları sayesinde insanlar hayata tutunabiliyor.
Belki de hastaneyi bir tapınak sanırdı.
Çünkü insanlar içeri giriyor ve iyileşmiş olarak çıkıyordu.
Zaman kavramı da ona yabancı gelirdi.
Onun dünyasında zaman, mevsimlerle, güneşin hareketiyle ve kilise çanlarıyla ölçülüyordu.
Bugün ise insanlar dakikalar ve saniyeler arasında yaşıyor.
08.37…
14.12…
17.46…
Belki de şaşkınlıkla şunu sorardı:
“Neden herkes sürekli acele ediyor?”
Turizm olgusunu anlaması ise belki de en zor konu olurdu.
Ona her yıl milyonlarca insanın sadece birkaç gün geçirmek için Rodos’a
Ona her yıl milyonlarca insanın sadece birkaç gün geçirmek için Rodos’a geldiğini söylesek büyük ihtimalle inanmakta zorlanırdı.
“Neden?” diye sorardı.
“Dinlenmek için” cevabını verdiğimizde ise muhtemelen daha da şaşırırdı.
Çünkü onun dünyasında yolculuk, ticaret, hac, savaş veya göç için yapılırdı. İnsanların yalnızca eğlenmek amacıyla kıtalar aşması akıl almaz bir düşünce olurdu.
Bir cep telefonunda açılan dünya haritası ise onu sessiz bırakabilirdi.
1526’da dünyanın büyük bölümü insanların gözünde bilinmezdi. Bugün ise bir çocuk birkaç saniye içinde Japonya’yı, Brezilya’yı veya Kanada’yı bulabiliyor.
Bu, onun için büyüden bile daha etkileyici olabilirdi.
Ancak bütün bunların ötesinde, en büyük şaşkınlık teknoloji değil özgürlük olurdu.
1526’da doğan bir Rodoslunun büyük ihtimalle hayatının tamamı doğduğu adada geçecekti.
Bugün ise bir genç Atina’da eğitim görebiliyor, Berlin’de çalışabiliyor, New York’ta yaşayabiliyor, Tokyo’yu ziyaret edip yeniden Rodos’a dönebiliyor.
Beş yüz yıl önceki bir insan için bu, kuşlar gibi uçabilmek kadar olağanüstü bir değişimdir.
Belki aylar sonra limanda oturur, ufka bakar ve şu cümleyi kurardı:
“Biz geleceği daha büyük kaleler, daha güçlü gemiler ve daha büyük ordular olarak hayal etmiştik. Oysa siz insanların hayatını büyütmüşsünüz.”
İşte beş yüz yılın gerçek hikâyesi budur.
